Mağaradan günümüze: Sanatta kadının nesneleştirilmesi

Paleolitik Dönem ile başladığı görülen kadın bedeninin nesneleştirilmesinin teorik altyapısı hakkında konuşan Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Arş. Gör. Dr. Hazal Orgun Sinan, düşüncelerini Selçuk İletişim Gazetesi’ne aktardı.

Kübra ÖZÇİFTÇİ

Nesneleştirme kavramı; yaşayan bir canlıyı, insani vasıflarından sıyırıp onu zihinde bir kullanım aracı, nesne olarak konumlandırma anlamına geliyor. Kadın bedeni temsilleri, Paleolitik Dönem olarak bilinen Eski Taş Çağı’ndan, yani insanların ilk üretimlerini gerçekleştirmeye başladığı zamanlardan itibaren hayatımızda varlık gösteriyor. Kadın temsili örneklerinin mağara resimlerinde, Milattan Önce 30 binlerden günümüze kalan küçük figürinlerde ve heykelciklerde yer aldığı görülüyor. Kadının sanatta yer bulmasının yeni bir şey olmadığını belirten Arş. Gör. Dr. Hazal Orgun Sinan, bunun insanlığın varlığıyla beraber ortaya çıktığını kaydediyor.

‘İNSAN’ OLARAK GÖRÜLMEYEN KADIN

Nesneleştirme kavramını, kişinin birey olma özelliklerinin insanın elinden alınması olarak özetleyen Dr. Hazal Orgun, bu konuyla ilgili Martha Nussbaum örneğini vererek sözlerine şöyle devam etti: “Özgür irade, karar verme yetisi gibi 7 maddeyle bir insanın elinden bunları aldığınızda onu artık nesneleştirmiş olursunuz. O saydıkları da temelde dediğim gibi bir insanı insan yapan en temel haklarından mahrum etmekle başlar.”

Nesneleştirilen kadının, hikâyesi ve kendine ait yaşamı olan bir birey olarak sunulmadığına dikkat çeken Hazal Orgun, tasvirde güzel görünmesi ve erkek izleyicinin dikkatini çekmesi için kadını ortaya koyarak kadının tamamen nesne hâline getirildiğini söyledi. ‘Male Gaze’ (Erkek Bakışı) denilen bir ifadeden bahseden Orgun, ifadenin, erkeğin bakışına, hayatına ve varlığına hizmet etmek için objeye dönüştürülen kadın anlamına geldiğini vurgulayarak, sanat eserinde yansımasının da böyle olduğunu dile getirdi.

NESNELEŞTİRİLMENİN İLK ADIMLARI

Tarih öncesi dönemlerden günümüze ulaşan figürinlerde kadın tasviri bulunduğuna değinen Dr. Hazal Orgun Sinan, bu figürinlerin nesneleştirme amacıyla değil, anaerkil bir yaşam sürdürmelerinden kaynaklı kadın bedenini doğayla, bereketle, üretkenlikle ilişkilendirmek amacıyla yapıldığına işaret etti. Antik Yunan’da Klasik Dönem’e kadar kadınların hep kıyafetli olarak tasvir edildiğinden söz eden Sinan, Antik Yunan’ın Geç Klasik Dönemi’nde ise toplumun yapısının erkek merkezli hâle dönüşmesi ile kadın bedeninin nesneleştirilmeye başladığının altını çizdi.

AKADEMİK EĞİTİMİ OLUŞTURAN ‘PATRİYARKAL’ SİSTEM

Akademik kurumsallaşmanın Rönesans’ın sonlarındaki süreçle başladığını açıklayan Hazal Sinan, akademik eğitimi oluşturan ‘patriyarkal’ (ataerkil) sistemin kadın bedeninin nesneleştirilmesinde etkisi olduğunu ileri sürdü. Sinan, “Kurumların başlarında erkekler var. Kadınların bu dönemde sanat eğitimine ulaşmaları çok zor. Bu dönemde sanatçı olarak bugün ismini, eserlerini bildiğimiz sanatçı kadınların çoğunun kendi ailelerinde babalarının ressam olduğunu görürüz.” dedi. Rönesans Barok Dönemi’nden ‘Artemisia Gentileschi’, Rokoko Dönemi’nden ‘François Boucher’, Neoklasik Dönem’den ‘Angelica Kauffman’ gibi kadın sanatçıların yanlarında babaları olduğu için sanat eğitimine ulaşabildiklerini, sonrasında imkânları varsa kendilerini geliştirebildiklerini sözlerine ekledi.

CİNSİYETÇİ OLMAYAN BİR SANAT MÜMKÜN MÜ?

Cinsiyetçi olmayan bir sanat üretiminin mümkün olmadığından söz eden Dr. Hazal Sinan Orgun, cinsiyetçi olmayan bir sanatın ortaya çıkabilmesi için dünyada cinsiyetçiliğin tamamen ortadan kalkması gerektiğini söyledi. Sinan, örnek olarak yüz sanatçının cinsiyetçi üretimden uzak durabileceğini, ancak tek bir sanatçının dahi cinsiyetçi bir üretimde bulunmasının mümkün olduğunu belirtti. Farklı ideolojilere ve inanç sistemlerine sahip insanların bir arada bulunduğuna dikkat çeken Sinan, bu çeşitliliğin sanat üretimlerine de yansıyabileceğini ifade etti.