Bir toplumun kız çocuklarına, erkeklerine ve kadınlarına koyduğu adlar, o toplumun en sessiz arşividir. Kimi çocuk yaşaması için, kimi de ‘yetmesi’ için adlandırılır ama bir ad da bir hüküm de yeniden yazılabilir.
Burak KARAYTU
Türkiye’de bir kız çocuğuna konabilecek adlardan biri, tek kelimelik bir cümledir: Yeter. Türk Dil Kurumu Kişi Adları Sözlüğü onu yalın biçimde tanımlar: “Sonuncu olması istenen çocuklara verilen bir ad.” Aynı dilde, ‘oğlan yeter’ anlamına gelen yaygın bir erkek adı bulunmuyor. Bir toplumun neyi fazla, neyi eksik saydığını anlamak için bazen onun çocuklarına hangi adı koyduğuna bakmak yeterli.
İsimler masum görünür; oysa her biri, sahibi daha doğmadan kurulmuş bir cümledir. Türk adlandırma geleneğini inceleyen onomastik ve halk kültürü çalışmaları, adların çoğu zaman bir dilekle bir korkuyla ya da bir hesapla konduğunu gösterir. O dileğin cinsiyete göre nasıl değiştiğini görmek için üç ada bakmak yeterli: Kız çocuğunun, erkek çocuğunun ve kadının adına.
Kız çocuğu: ‘Yeter’ ve ‘dönsün’
Türk adlandırma geleneğinde yalnız kız çocuğu olan aileler, bir sonrakinin erkek olması umuduyla kızlarına Döne, Döndü koyar: Bu kız ‘dönsün’, sırada bir oğlan gelsin. Çok çocuklu aileler ise sonuncusuna Yeter, Songül der: Bu kadarı yeter. Adın içine, doğan çocuğun değil, doğmasını istedikleri çocuğun gölgesi yerleştirilir.
Bir sözlük maddesi böylece bir kız çocuğunun hayat hikâyesinin ilk cümlesini yazıverir. Sözlük cinsiyet söylemez. ‘Yeter’ kâğıtta nötrdür ama bu adı taşıyanların büyük çoğunluğu kadındır; çünkü bir evde ‘yeter’ denilen, çoğu zaman bir kız olmuştur. O ad bir kez konduğunda artık sözlükte kalmaz; her yoklamada, her dilekçede ve her seslenişte tekrarlanan bir cümleye dönüşür.
Erkek çocuğu: ‘Yaşasın, kalsın, yensin’
Aynı geleneğin erkek çocuğa baktığı yer ise bambaşka. Çocuğu yaşamayan aileler oğullarına Yaşar, Dursun, Durmuş der: Yaşa, dur, kal. Yani erkek çocuğun adı, onun varlığını sürdürmesi için bir duadır. Ötesinde, erkek adlarının anlam dünyası geleceğe ve güce dönüktür: Yılmaz (yılmayan), Savaş, Yener, Demir, Aslan. Onomastik çalışmalar, erkeklere yönelik adlandırma ve lakapların çoğunlukla statü ve mevkiyle, kadınlara yönelik olanların ise saygı ve akrabalık rolleriyle kurulduğunu kaydeder.
Karşıtlık tam burada başlıyor. Erkek çocuğa kalması, yaşaması, yenmesi dilenir; kız çocuğuna kimi zaman dönmesi, bitmesi, yetmesi. Bir toplumun dilinde ‘kız yeter’ diyen bir ad vardır; ama ‘oğlan yeter’ diyen yaygın bir ad yoktur. Eksikliğin bile bir cinsiyeti olur.
Kadın: Yavaşça silinen ad
Doğarken bir dilekle konan ad, kız büyüdükçe sahnenin gerisine çekilir. Geleneksel kullanımda bir kadın çoğu zaman kendi adıyla değil, bir başkasının adıyla anılır: ‘Ali’nin karısı’, ‘Mehmet’in gelini’ ya da bir çocuğu doğduktan sonra ‘filancanın annesi.’ Kadın, bir ilişkinin içinde tarif edilir; tek başına bir ad olarak değil. Atasözleri ve sözlü kültür üzerine yapılan çalışmalar da bu örüntüyü doğrular: kadının kıymeti çoğu kez bir erkeğe babaya, kocaya veya oğula bağlanarak ölçülür.
Bu sessiz silinme, hayatın sonunda görünür hâle gelir. Herhangi bir gazetenin taziye sayfasını açın. Vefat eden erkekler çoğu zaman kendi adıyla, unvanıyla anılır; vefat eden kadınlar ise sıklıkla ‘…’nın eşi, ‘…’nın annesi diye. Seksen yıl yaşamış bir kadın, kendi ölüm ilanında bile yalnızca bir erkeğin yanındaki boşluk olabilir. Doğarken adı fazlayken; ölürken adı yoktur.
Adın neydi?
Ama hiçbir ad, taşa kazınmış gibi değişmez değildir. 22 Şubat 2023’te Anayasa Mahkemesi, kadının evlenince kocasının soyadını almasını zorunlu kılan Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesini iptal etti. Gerekçesi açıktı: Soyadı yalnızca bir kayıt değil, bir kişilik hakkıdır; bir kadının kendi adını taşıyamaması, erkekle eşit olmamasıdır. Bir adın da onu bağlayan bir hükmün de geri alınabileceği, en yetkili ağızdan söylenmiş oldu.
Bir nüfus cüzdanının ad hanesine, bir taziye ilanının ilk satırına ve bir sözlük maddesine baktığımızda hepsi aynı soruyu sorar: Bu insanın adı neydi? Cevabı vermek, sanıldığı kadar zor değil. Bir sözlük hâlâ ‘Yeter’i tanımlar ama o adı taşıyan bir kız çocuğu artık şunu bilebilir: Hayatının ilk cümlesini koyanlar yazmış olabilir, ikinci cümlesini yazacak olan kendisidir.
Bu haber de bu kapsamda bir farkındalık oluşturmak amacıyla yazılmıştır. Bir kadını öldüğünde ‘filancanın eşi’ diye değil, kendi adıyla anmak; bir kıza dilek değil, bir ad koymak. Bunun için yeni bir kanun gerekmez çoğu zaman onun adını hatırlamak yeter.




