Konya Arkeoloji Müzesi’nde Neolitik dönemden Bizans’a uzanan yaklaşık 15 bin 300 eser korunuyor. Müze, Çatalhöyük buluntuları ve Roma dönemi lahitleriyle Konya’nın tarihsel sürekliliğine ışık tutuyor.
Yunus KAHRAMAN
Konya Arkeoloji Müzesi, Neolitik dönemden Bizans’a kadar uzanan süreci kapsayan yaklaşık 15 bin 300 esere ev sahipliği yapıyor. 1962 yılında inşa edilen mevcut binada hizmet veren kurum, kentin tarihsel kesintisizliğini belgeleyen merkezler arasında yer alıyor. Müze, özellikle Roma dönemi lahitleri ve Çatalhöyük buluntularıyla bölge tarihine dair teknik ve kültürel veriler sunmaya devam ediyor. Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra meslek hayatına Türk Tarih Kurumu’nda başlayan ve 2023 yılından bu yana Konya Arkeoloji Müzesi’nde görev yapan Mehmet Mert Tek, kentin tarihsel katmanlarına hâkim bir isim. Çatalhöyük gibi dünya mirası alanlarda sekiz yıllık kazı tecrübesi bulunan Tek, bugün 15 bin 300’e yakın eserin korunup sergilendiği Konya Arkeoloji Müzesi’nde, Konya’nın 10 bin yıllık yerleşik yaşam öyküsünü ziyaretçilere aktarıyor.
“KONYA, 10 BİN YILDIR KESİNTİSİZ BİR YERLEŞİM NOKTASI”
Konya’nın tarih boyunca stratejik bir geçiş noktası ve önemli bir merkez olduğunu vurgulayan Mehmet Mert Tek, müzedeki eser çeşitliliğinin bu sürekliliği kanıtladığını belirtiyor. Müzenin eser skalasının oldukça geniş olduğunu aktaran Mert Tek, müzede Neolitik dönemden Bizans’a kadar her döneme ait eser bulunduğunu söylüyor. Selçuklu ve Osmanlı eserlerinin Etnografya Müzesi’nde sergilendiğini ekleyen Tek, bu bilgiler göz önünde bulundurulduğunda Konya’da 10 bin yıldır kesintisiz bir yaşamın sürdüğünü net bir şekilde söyleyebileceğini ifade ediyor. Mert Tek, ismi Roma döneminde ‘Iconium’ olan bu şehrin tarih boyunca her zaman kilit bir pozisyona sahip olduğunu dile getiriyor.
RESTORASYONUN GÖRÜNMEZ KAHRAMANLARI
Müzedeki eserlerin sadece sergilenmediğini, aynı zamanda büyük bir titizlikle korunduğunu kaydeden Mehmet Mert Tek, restorasyon süreçlerinin profesyonel bir ekip tarafından yürütüldüğünü söylüyor. Acil müdahale gereken küçük ölçekli eserlere müze bünyesindeki restorasyon ekibinin müdahale ettiğini açıklayan Mert Tek, daha büyük veya teknik tesisat gerektiren projelerde, bağlı oldukları ‘Antalya Restorasyon ve Konservasyon Bölge Laboratuvarı’ndan destek aldıklarını söylüyor. Ekipteki arkadaşları için parantez açan Tek, çoğu zaman ekiplerindeki uzman arkadaşlarının süreci tek başlarına başarıyla yönetebildiklerini ileri sürüyor.
ZİYARETÇİLERİN İZİNDE: MÜZE ROTASI
Müze içindeki ziyaretçi alışkanlıklarını yakından gözlemleyen Tek, insanların sadece büyük anıtlara değil, antik dönemin günlük yaşamına dair detaylara da ilgi gösterdiğini belirtiyor. Ziyaretçilerin en çok ‘Herakles Lahiti’ önünde vakit geçirdiklerine değinen Tek, Çatalhöyük seksiyonunun da büyük ilgi gördüğünü ekliyor. Özellikle o dönemde kullanılan kap kacaklar, savaş aletleri ve kadınların kullandığı kişisel süs eşyalarının olduğu kısımlarda insanların ciddi şekilde vakit geçirdiklerine şahit olduklarının altını çizen Tek, Lahitler salonunda fotoğraf çekinmenin de ziyaretçilerin vazgeçilmez bir rutini haline geldiğini dile getiriyor.
ÇATALHÖYÜK: DÜNYANIN İLK ŞEHİR PLANI VE İLK HARİTASI
Çatalhöyük kazılarındaki uzun yıllara dayanan deneyimiyle bölgenin önemine dikkat çeken Mehmet Mert Tek, burayı dünya tarihinden ayıran temel farkları anlatıyor. Çatalhöyük’ün ilk düzenli kent yerleşimi olduğunu söyleyen Mert Tek, avcı-toplayıcılıktan toplu şehir yaşamına geçişin en somut örneğinin Çatalhöyük olduğuna işaret ediyor. İnsanların imece usulüyle birbirine bitişik evlerde yaşaması ve en önemlisi Hasan Dağı’nın patlamasını evlerin kroki çizimleriyle birleştirmeleri, dünyadaki ilk haritalandırma örneği olarak kabul edileceğini vurgulayan Tek, bu durumun Çatalhöyük’ü dünya arkeolojisinde eşsiz bir noktaya taşıdığını iddia ediyor.
“BİNA ESKİ OLABİLİR AMA RUH ÖZGÜN”
Müzenin mevcut binasının 1962 yapımı olması nedeniyle sergileme alanında kısıtlı kaldıklarını ancak yeni müze projesiyle bu durumun değişeceğini müjdeleyen Tek, belki sergileme açısından Avrupa’daki müzelerden zayıf göründüklerini ama özgünlük ve eser kalitesi açısından bu müzenin Anadolu’nun kalbi olduğunu söylüyor. Depolarda sergilenmeyi bekleyen ve çok ses getirecek eserlerin olduğunu açıklayan Mehmet Mert Tek, şu an müzenin ücretsiz olmasının büyük bir fırsat olduğunu vurguluyor.



